Değişmezlik İnancı

“Can çıkmadan, huy çıkmazmış.” şeklinde basmakalıp lafların temel oluşturduğu bir toplumun içinde büyüdüm. Global toplumdan ayrıştırmadan söylüyorum. Her toplumun kendi içerisinde aynı boktanlıkta kalıpları mevcut. “Can çıkmadan huy çıkmaz.” türevinde karakterin sabit olduğu düşüncesi en yaygınlarından. Öncelikle şunun ayrımını yapmalı, karakter kişinin değer yargılar bütünü, ahlaki görüşleri, hayat tecrübeleriyle ortaya çıkmış bir sonuç. Tip ise halihazırda toplumun bir kesiminde örnekleri bulunan, sınırları ve değişmezleri olan, geneli kapsayan davranışlar bütünü. Hal böyleyken tip ve karakter ayrımını beceremeyenler var gibi yargılar savurmayacağım. Zaten karaktere sahip olmaktansa bir tipin içerisinde kendisini gizlemeyi erdem sayan insanlarla dolu bir toplumda karakterin değişkenliğini anlatmak faydasız olacaktır. İnsanların tip olmayı seçmelerinin temel sebebi, bir karaktere sahip olunduğunda eylemlerden birebir sorumlu tutulacak olmaları ve yandaş bulmadan yaptıklarının sorumluluğunu taşıyacak olmaları. Kaba tabirle götünü kollayacak kimse olmaması işte.

Kendine saygısını yitirme pahasına çirkinlikle, itiş kakışla bir yer kapma yarışında sevgili milletimin bireyleri. Alışkanlık oldu galiba. Onca dalavereyle bulunduğu konumda da götü tutuşuveriyor birden, malum tek tuşla silinme korkusundan. Bunun doğurduğu sonuçlardan biri de tam olarak şu: bir topluluğu benimsemek ve diğerlerini karaktersizlikle suçlamak. Malesef ki edilgen tarafa geçerken benimsenen toplulukların ilk kuralı diğerlerini yok saymak. Erkin Abi de ne güzel demiş:

Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım vallah.
Yok mu çaresi dostlar, fesuphanallah! -Erkin Koray

İnsanlar arasında gerçekleşen çekişme, kavga, tartışmalar hayatın normal süreçlerinden biri elbette. Bir diğer değişmezlik inancı hatası da bu noktada biriken kinden doğuyor. Kendine yanlış yapıldığında, hakaret edildiğinde, yalan söylendiğinde çıldıracak noktaya geliyorlar. Kendilerini haklı gördüklerinde yılların emeğini, yaşanmışlığını kırıp dökmek kolay oluyor. Çünkü kimse suçlu hissetmiyor. Çünkü herkes soyutlanmış hissediyor. Aksi konumdayken neden süt dökmüş kedi oluyorlar? Neden kırılıp dökülen olununca her şey ayan beyan görünüyor gözlere ve tek arzu affedilmek oluyor? Empati beklemek, göstermekten kolay da ondan. Her kötü anda önce karşı tarafın yerinde olma senaryosuyla düşünmeyi deneyin derim. Vereceğiniz tepkiler hem daha akla yatkın, hem daha az yıkıcı olur. Yıllardır şahsen deniyorum. Deneyin, zararı olmayacak.

Empatisizleşmeyin!

Birçoğu için asıl mesele ilk tepkilerden sonra başlıyor. Unutmak, gururunu yenmek, affetmek… Biliyorsunuz işte, yaşanmışlığın acılarını aşmak. Sevince aşıldığını, hiçbir şeyin daha önemli olmadığını yaşayarak öğrendim. Birlikte öğrendik sevdiğimle. Birlikte günlerimiz yıllar yılı adım adım iyiliğe, güzelliğe, daha çok bağlılığa, sorgusuz sevgiye dönüştü. En başta birbirimize saygı duymayı öğrenerek şu ana geldik. Tüm ilişkiler başa saygı konarak ilerlese (iş, arkadaş, sevgili) sona yaklaşıldığında da farkedilip adımlar yıpranmadan uzaklaşabilmek üzerine atılacak. Ama nerde, onca yılın tutkunluk, vazgeçilmezlik, yoldaşlık teraneleri nasıl atılsın bir kenara? Tek bir şey demek istiyorum: ya önemini dilinizden düşürmediğiniz ilişkilerinize, dostluklarınıza hala öyleyken sahip çıkın yada insanların hayatlarına ıstırap ve karın ağrısından öte gitmeyecek davranışlarla dahil olmayı bırakın. Kayıplar, eksikler, zorluklar hepimizin. Bir tek sizin sanıp empatisizleşmeyin.

Görsel: 6. The Carnival

Leave a Reply